20 Eylül 2016 Salı

AKIŞ -M -I

ÖNSÖZ

     Tıpkı kendinden önceki gibi… Ama tabii ki aynı akmaz, önceki gibi olan nitelik tamamen en dibindeki özelliktendir. Tıpkı karanlık çağdaki insanlarla şimdiki insanların “insanlık” değerlerenin zihniyete bağlı olarak indirgenip yükseltgenmesine göre aynı olmaları gibi. Eskiden insanlar yaşamayı keşfedermiş şimdi ise ölmeyi…

 AKIŞ

       Her şey auroraları hayal edip aktarmaya çalışmakla başladı. Hayatın bizi getirdiği yere bağlı olarak da bu hayale elde ne varsa saldırmakla daha da başladı. Silahlar; spatula, saldırdıkça kırılan bir fırça ve havada uçuşan renklerdi. Saldırının sonunda oluşan bulantıydı. Ancak özümüz bu bulantıyı normalde olmayan yeşil göklere, karanlık su ve ağaçlara dönüştürmekti.

     Ne kadar kötüyü iyiye dönüştürmeye çalışsan da ve teknik konularda başarsan da maneviyatta geriye dönüş imkansızdır. Artık bulanıktır herşey... Biz de bunu durumun en elverdiği şekilde yapmak istedik. Sonuç renkli bir kıyametti. Çirkinliği yok etmeye gelen kıyamet olsa de renklidir bizce. Evet! Biz de sonunda yok ettik bütün çirkinlikleri renklerle…

     Bu renklendirilmenin sonucu her bireye göre değişir ya da renklendirilirken yukarıdan kıyamete bakanın göreceği tek şey bizim resmedemediğimiz ve resmedemeyeceğimiz renklerdir...

     Bu düşünceler içerisindeyken 3 kere tekrarladık bu anlatılanları. Çok şey öğrendik. Çok denedik. Çok da başarısız olduk. Ama önemli olan fikir ve duygudur. Tabi ne kadar emek verdiğinle açığa çıkar başarısı.

P.S.

     Enis AŞÇIBAŞI ile duvarıma kocaman bir akış resmi çizmiştik. Akışı farklıydı ama yine temeli aynıydı; hayat…


15 Şubat 2016 Pazartesi

Delilerin şiiri.

Deli odaklanmıştı. Dışavurumda bulunmazdı pek. Patladı bir anda. Dikkati dağıldı, patlaması çeyrek kaldı. Diğer deli onu anladı. Kaldığı yerden devam etti. O deli Cem, o deli benim. Sen de delir... İşte o şiir!

Seni karanlık bulutlar içinde gördüm 
Yağdın duygularımın içine 
Duygulandıkça, ayın ışığı aydınlattı bizi
Biriz sırılsıklam
Islak, biziz 
Daha fazla, hepsi...
Olmazsa su olurum sana karışırım
Ne olursa olurum, ne olursa olsun
Ben, sen olmayacak
Bir...
Gözüm karanlık gökler
Bilemezsin, sadece bak.
Geliyorum.
Olacağız bir...

Artık ölürken ne hissedeceğimi ve düşüneceğimi hayal etmeme gerek kalmadı. Yaşayacağım.

Açıklaması: (Bu bize göre. Sanatın tek açıklaması olmaz.) Karanlık bulut yağmurdur. Yağmur sudur. Deli burada sevdiğini su sanmış. Yağmur yağdıkça bulutun hacmi azalır ve ay görünmeye başlar. Yağdıkça yağmur sevgili deli ile birleşir ve duygulanırlar. Islaklık, yani aşk iki birleşenden oluşur; ıslanan ve ıslatan. Bu yüzden ıslakken bir olmuşlardır. Sonra deli daha fazla aşk istemiş, her formda aşk istemiş. Suyun suya karışmasının kolay olacağını düşünmüş. Olmadı her şey olurum bir olmak için demiş. Sonra gözü kararmış. Aşk için her şeyi yapmış. Bu şiirde delinin anlatmak istedikleri bunlarmış.




Bir şelale günü -M

...yine şelaledeyiz... Aslında orası şelale değil biz yokken. Biz yokken çocuk parkının oradaki ağaçların altı orası. 
   Şelale ruhu Bahçeşehir'in  büyük şelalesininde başladı. İçimize o kadar aktı ki, o efsane zamanlarda beraber olduğumuz evrilmişlerin gittiği her yer şelale olur. Ayrıca şelaleliler  gittikleri yerleri şelale yapsalar da gerçek şelalelerden çok hoşlanırlar. Şelale, hayatın ırmağına akar ve bizim yaşamımızı güzelleştirir.

...yine şelaledeyiz. %47 alkol hacimli rakıyı shot bardaklarında biraz suyla renklendirip fondipliyoruz. Eskiden hep yürürdük. İyi ki denk geldi de dostu 1-2 kilometre ötedeki evine yürüyerek bırakmaya karar verdik. 
     Çoğunluk kafa yürüyo' ama bi kişinin de kafa yok, refleksle yürüyo. Tamamen omurilik soğanına bel bağlamış gidiyo herif. Süper. Bu analizi yaptıktan sonra yolda migros arabası gördüm bi' tane. Düşünmeksizin içine zıpladım. Receple aynı seviyelerde uçuyoduk. Hemen tuttu arabayı ve sürmeye başladı. Yollar delik deşik. İlk dakikada düştüm. Düşme esnasında beynim o kadar hızlı çalışıyordu ki her şeyi yavaş çekimde görüyordum. İki elimin üstüne düştükten sonra filmlerde olduğu gibi dramatik bir şekilde yüzümü yerden kaldırıp "Kontrol bende!" dedim. Devam ettik yolumuza. Rec şoför koltuğunda, ben de yolcu koltuğunda... Yolda bi kenara çektik. Çöpün yanına dikine konulmuş bir yatak... Tabi ki defalarca üzerine atladım ve ona boks hünerlerimi gösterdim. Arabamıza binip yola devam ettik. Yolda recep cem ben değişmeli şekilde 2şerli 2şerli bindik. Her düştüğümüzde kontrol bizde diye bağırarak düştük. Ertesi gün recebin bacağı bayağı şişmişti... 3. Cadde taraflarına geldiğimizde kaldırımın önünü tır kesmişti. Durmamak için arabayı yolda koşarak sürmeye başladım, rec de arkamdan... Dışarıdan bakan bir göz için, gecenin 1inde market arabasını yolda müthiş bi hızla sürerken katıla katıla gülen iki deli... 
   Rec dışında bu güzellikleri yapan yoktu. Buna dayanamadı recep ve  şelale ruhunun sesi ile insanları özgürlüğe çağırdı. Cem, bu konuşmadan sonra dayanamadı ve bize katıldı. Onu yolda döndüre döndüre sürdük. 
    Testili kızlara hep çıkmak istemiştim. (Testili kızlar, Bahçeşehir merkezinin göbeğinin üstüne koyulmuş heykellerdir. https://www.google.com.tr/imgres?imgurl=https://c2.staticflickr.com/2/1356/1418597622_ef842a5540_n.jpg&imgrefurl=https://www.flickr.com/photos/bahcesehir/1418597622&h=180&w=240&tbnid=LUdDEB6JbW4csM:&docid=Uyk5g3BTmZ2CZM&hl=tr-tr&ei=As_BVpnaIIr06ATe0pCQBg&tbm=isch&client=safari&ved=0ahUKEwiZ4-HH7PnKAhUKOpoKHV4pBGIQMwgbKAAwAA)Dönüş yolundaydık artık. Koşup atladım suyun üstünden ve bağırmaya başladım, gelin çok güzel diye. Rec geldi tabi yine. Sonra istikrarlı ısrarım üzerine süha ve cem geldi. Ama atlamadılar. Süha gelmek istiyordu kızların yanına ama atlamaya korkuyordu. Eğer bir yoldaşımız bizle yola devam etmek istiyorsa ama gelemiyorsa, onu taşırıZ.  Ayakkabımı çıkartıp suya atladım. Bi baktım recep de suyun içinde benle. Gaza gelip botları ile atlamış. Garip bir bakışma yaşadık bir anlığına. Sühayı kızların yanına taşıdık ve tarihi bir ana imza attık.
    Bu durum başkalarına göre sarhoş salakların pis havuza girip, anlamsız heykeller arasında bağırışması olarak düşünülebilir. Her şey düz mantık değildir. İnsan maneviyatla ilgilidir.
     Çorapları çöpe attık, ayakkabıları ele aldık ve bastığımız yerleri müthiş bir hazla hissederek dönüş yolumuza devam ettik. Asfalttan çiğ parçacıkları ile kaplı çimlere bastığımızdaki hislerimiz ve düşşüncelerimiz durumun görsel tasvirini yapan bir insanın anlatacakları ile ne kadar alakasızdır anlatamam. Birlikte yaşamak laZım, paylaşmak... Çimlerden sonra, tecavüz ettiğim yatağı yola yatırıp üstüne yattık. 3-5 yıldız vardı onları izlemeye ve dinlenip düşünmeye başladık. Yatağın üstünde 5 kuruş buldum. Herkes bir dilek diledi ve paraya üflediler dileklerini. Parayı havaya fırlattım, ama düşme sesi gelmedi.




13 Eylül 2015 Pazar

Gol, şah mat! Kaybettik...


     Spor, önceden belirlenmiş kurallara göre bireysel veya takım halinde yapılan, genellikle rekabete dayalı yarışma ve kişisel eğlence veya mükemmelliğe ulaşmak için yapılan fiziksel aktivitedir vikipediye göre... Tabi eğlence ve mükemmellik yerine göreli olarak başka anlamlar katılabilir, hatta katılmalıdır. Ancak zihniyetimizde katılan anlam, genelde çok yanlış bence.
     Rekabetin ürünü kazanmak değil, kazanmaya giden yolda yaşananlarla beraber pozitif maneviyat elde etmek olmalı. Örneğin geçen satranç oynarken öyle bir hamle ile mat oldum ki, gözlerim doldu mutluluktan. Yapılan hamleyi düşünmemiştim, varlığından habersizdim. Yontulmuş plastik parçası beklenmedik bir şekilde siyah kareden alınıp beyaz kareye konulduğunda gözümün önünde anlık bir sanat eseri oluştu. Müthiş bir histi. Bunu, beni yenen arkadaşımla paylaştım. Anladığında beynindeki gıdıklanmayı hissedip daha da mutlu oldum ve oyun bitti. İkimiz de kazandık bu düşünceden dolayı oluşan paylaşımımızdan. Bir kelebek yaşadım.
     Yaşama amacım ürettiklerimize veya tek başıma ürettiklerime maneviyat katıp paylaşmak ve/veya derinlere götürmektir. O kısa oyun ve bana oyundan da kısa olan elde ettiklerim (Tabi kazandığım deneyim ve edindiğim bilgilerden bahsetmiyorum burada. Hislerden bahsediyorum) hayatımın amacıydı. 
     Sporu oyunu bırakalım. Tüm eylemlerimizde geçici ve kişisel tatmin yerine eylemin süreçleri içinde yaşadıklarımızı irdeleyip geliştirmeliyiz. Zihniyetimizde kim daha çok, kim galip, kim daha iyi gibi sorular en ön plandadır. Bunun gibi bir düşünce oturmuşluğunda biri kazanır biri kaybeder, biri ezilir biri yükselir, biri üzülür biri sevinir ve bu sonuca göre galiplik belirlenir. Ama gerçek galip ego ve kibirdir. İnsanlar ne kadar galip gözükse de bu yanlış mantık yüzünden bilmeden hep kaybederler ve gerçek kazanımı göremeyip beraber yenilirler kendilerine. Bırakın kibir ve ego kaybetsin her eylemimizde... 
     Diğer eylemlerimizde hepimizin kazanmasına ne dersiniz? Yoksa gol, şah mat, sayı veee kaybettik...

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Oda -M

                                                                        AĞLAYIŞ


     Odamdaki en büyük resim, Ağlayış. Tam ortasından hayali dikey bir çizgi ile ayırıp sağ ve sol taraf olarak incelemek lazım. Bu iki taraf insanları birbirinden ayıran iki temel kategoriye dikkat çekiyor.
     Sağ taraf sol tarafa göre daha düzenli, koyu renkli ve gruplanmış. Bu taraf sosyal ayrılıkları temsil ediyor. Solcular-sağcılar, dinciler-ateistler, Türkler-Kürtler...
     Sol taraf ise daha açık renklerin düzensiz dağılımı var. Bu taraf da insanları ayıran fiziksel farklılıkları temsil ediyor. Güzel-çirkin, uzun-kısa, sağlıklı-sağlıksız, zeki-aptal...
     Ayrımların varlığını reddetmiyorum. Bütün farklılıklar olma sebebimiz olan beraber pozitif maneviyat yaratmamıza yardımcı olur. Ancak bu farklılıklar büyük ayrılıklar yaratıp bizi birbirimizden tamamen koparıp negatif maneviyat oluşturmamızı sağlıyorsa, burada bir yanlışlık vardır. 
     Hepimiz insanız. Beraberiz ama aynı zamanda değiliz. İnsanlıktan hep uzaklaşmışız. Kısa ömürlerimizde, değersiz olanın bizi kör edip gerçeği görmemize engel olmasına izin vermişiz. İnsana değil kibire değer vermişiz. Yaşam bizim ağlayışımız olmuş kendi yüzümüzden. 
     İki ayrımın yöneldiği yolun sonu akıtılmış kırmızı boyada bitiyor. Bu insanlığın kan ağlayışını temsil ediyor. 

Dipnot: Sebepleri, ve sonuçları detaysız yazdım. Sizin hayal etmenizi istedim.
Dipnot2: Dünya insanı olmak lazım = Her kavramın insanı olmak lazım = İnsan olmak lazım
                                                               
                                                                            NOKTA


     İlk olarak arka plana kaosu temsil etsin diye küçük bir girdap boyadım. Sonra açıkça görüldüğü üzere belli renklerle, orijini merkez alacak şekilde kesikli çizgiler boyadım ve etraflarını beyaz boyayla çevreledim.
     Bu resmin anlamı keşmekeşlikte yaşayan insanların yapıcı eylemlerinden vazgeçmemesini telkin ediyor.
     Arka planda nasıl bir kaos olursa olsun sen yapıcı eylemlerinden vazgeçme! Ben mi dünyayı kurtaracağım deme! Unutma ki sonsuza giden bi' doğru boyutsuz noktalardan oluşur. Sen bir noktasın! Sana büyüklük ölçünün küçük olduğu kanıksatıldı sıfatsızlar tarafından. Boyutları aşmak lazım.
    Sen iyilikten vazgeçme bence. Çünkü iyiler her zaman anlasalar da anlamasalarda resimdeki beyaz çizgilerin temsil ettiği gibi korunur. Sen malesef toplumun sana kanıksattığı yalan öğretilerden dolayı bunu anlamazsın! Ancak gerçek budur. Seviyorum seni! İyilik yapmaya devam et, ancak sakın sana biri şunu yap dedi diye o iyiliği yapma! İlk önce saatlerce, gerekirse günlerce düşün iyilik yapmak için! Düşün iyilik yapmak için. En iyisini düşün iyilik için. Seni yanlış yönlendirebilirler çünkü! İyilik diye bir melek bile öldürebilirsin onlar yüzünden! 
     Seviyorum seni! Sen sev, bil, paylaş ve düşün! 

Dipnot: Kafam taş(ş)ak gibi. Ama ne olursa olsun bu yazıyı düzeltmeyeceğim. Çünkü bu, içten, kalpten... Bu sefer siz ulaşmaya çalışın bu zihniyete lütfen. Ulaşma yolunuz önemsiz. Ulaşın ve odada bunu yükseltelim. Süper diye nitelendirildiysem, yanlış! O sadece şaka ile karışık bir belirteç! (!!!)
     
                                                  YALAN SEVGİLİDEN GERÇEK BİR ANI                                                       

     Harbiyede, konserlerde yer gösterici olarak çalışıyordum. Çıkışta fuar merkezi tarafından atılması için bırakılmış çiçekler arasından tazelerini seçip yolda gördüğüm insanlara dağıtmaya başlamıştım. Gülümsemelerini görmek hoşuma gidiyordu.  Son olarak Mecidiyeköy otobüs duraklarının orada duran bir dilenci vardı. Bacakları yoktu, bırakıldığı tekerlekli sandalye üzerinde sadece yukarı bakarak ses çıkarmadan bekliyordu. Arkadaşlarım onu farketmeden geçip gittiler ancak ben onun yanında kalıp en güzel çiçeklerimi ona vermek istedim. Utanarak seçtiğim çiçekleri onun önüne uzattım. Ancak o beni göremezden geliyor gibiydi. Yakında minyatür araba satan bir esnaf bana yaklaşıp onun sağır olduğunu söyledi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Bacakları yoktu, gözleri de görmüyordu. Ne ızdırap. Onu daha çok mutlu etmek istedim. Çiçekleri uzatırken, "Buyrun, size çiçek getirdim." dedim. Bunun üzerine o güzel insan kuşkuyla çiçekleri elimden aldı (Kim, ona ne yaptı bilmiyorum ama öyle bir korku ile aldı ki çiçekleri...). Çiçekleri kokladı ve bana sevinçle "Aa, benim de sevgilim yoktu." dedi. Ben de o günlük sevgilisi olduğumu söyledim ve hayatımda gördüğüm en büyük ve içten mutluluğu yaşadığını gördüm görmeyen gözlerinde... Ağlayarak ona iyi geceler diyerek yakında kalkacak olan otobüsüme doğru yürümeye başladım...
     Bu hikayeyi eski ve yalan kız arkadaşıma anlattım ve bana hediye olarak bu resmi yaptı. Açıklama olarak yazdıkları aşağıda...


                                                                  
                                                                             AKIŞ                                                                         


Birkaç zamandan beri aklımda akan tipli bir şey çizmek vardı. Düz ve türbülent akışı da temsil etsin hayatın genel akışını da temsil etsin istemiştim. Enisle odada takılıyoduk. Gecenin bir yarısı, bir anda, gel resim çizelim dedim. "Tamam." dedi ve başladık...

                                                                 BITE THE PAIN
                                         

     Death-Bite the pain şarkısında bahsi geçen bir göz var. Bu göz o göz. Şarkı, insanın en tehlikeli silah olduğundan bahsediyor kısaca. Çok açıklamak istemiyorum. O kadar güzel yazılmış ki dinleyiniz ve sözlerini okuyunuz. Hatta birine bana verebileceği zararı sadece bu şarkıyı dinleyip, anlamını kavramasını isteyerek anlatmaya çalışmıştım.
     Her dinlediğimde Chuck Schuldiner abinin söze girişi gözümden ya getirir. Nefret, kızgınlık ve çaresizlik, aynı anda hiç bu kadar güzel seslendirilmemiştir. Yakın zamana kadar beni en iyi anlatan şarkıydı.
     Gözün üstündeki kısımda şarkının sözleri yazıyor ve yazının altında da görünmese de alttaki gözün aynısından var. Öle işte. Gerçeğini görmek lazım.

http://www.lyricsfreak.com/d/death/bite+the+pain_20162577.html (sözler)

https://www.youtube.com/watch?v=9PWFb5SVCeo (şarkı)

                                                                            DUVAR



Bunu hiç düşünmeden yapmıştım. Bi' anlamı falan yoktu. Sanatta anlam, bazen oluşum sonrasında, bazen oluşum sürecinde, bazen de öncesinde geliyor. Bu resim bana hep kırılması gereken duvarları anlatıyor. Paradigma duvarı olsun veya gerçek, fiziksel bir duvar olsun, aşılması gereken herhangi bir engelin aşılması gerektiğini anlatıyor bana. Tabi bu duvarların sonu yok. ama hepsi farklı renkte, farklı yapıda ve farklı şeyleri saklıyorlar. Geçmek lazım bunları... Hayat bu zaten...

                                                                   DENİZANASI


     Bu herhangi bir kız arkadaşımla çizdiğim ilk ve tek resimdir. Sağ alt tarafı boyarken bulaşık süngeri kullanmıştık. Ortam için de sarı rengini seçmişti. Çünkü sarı, hastalığın rengidir ve psikolojik sorunlular çok sever diye düşünüyordum o zamanlar. Gıcıklık olsun istemişti.
     Resim, hayatı boyunca tüm deniz canlılarına kötü davranmış olan ve artık kıyamet gelip tüm suları yakarken, kalan son canlı olarak kaçmaya çalışan, üzgün, pişman ve anlatılamaz duygular içinde olan bir denizanası ile ilgili. Soldaki denizanası. :D 

                                               GARDİYAN                                                  
   

     Her zaman kapının girişinde durup, beni o taraftan gelebilecek kötülüklere karşı koruyan gardiyanım. Onun özel bi' ismi yok. Nereden geldiğini kimse bilmiyor. Sessiz, tehlikeli ve onurludur. Onun hakkında bilinenler sadece bunlar... 
     Pencereyi koruyan kimse yok ama! Uzaylılar beni alıp götürmeden hemen bir şeyler çizmeliyim oraya!

                                                        BAŞKA GÜNEŞLER                                                            
                                      
   

 

Güneşin hep aynı olması gerekmez. Başka dünyalardan bakmak lazım...
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

-Odaya gelen herkes duvara ismini yazar.

-Odada tüm anılar kalır. Diğer odalar gibi vefasız değildir. 

-Oda seni sever ve iyi hissettirir.

-En son misafirimin dediğine göre her şey varmış burada... 

-Girerken maskelerinizi çıkarmayı unutmayın.


10 Nisan 2015 Cuma

PÂLTO-Ш



".... bir hedef koyan insanlar gibi... Hayat dolu hissediyor.... Karakteri güçleniyordu." 
Bir hedefin insan üzerindeki en yapıcı etkisi Bu satırlar sanırım. Her ne kadar hedeflerin doğurduğu sonuçlar tartışmaya açık olsa da , hedef olmaksızın yaşamanın yarattığı boşluk yanında fuzuli kalıyor bu tartışmalar. 
    Ne yazık... Oysa ki amaçsız bir insan olarak bu çağda mutlu bir ömür bitirebilirdim. Bana verilen hazır hayatı alıp tüketirdim. Pişman olacağım kendimi zorlayacağım fedakarlık yapacağım hiçbir şey olmazdı. 
Olmamalı belki de ama içimdeki bu arayış ve bir tür gıcık buna müsade etmiyor. Su içerek alkolle boğarak ya da öksürerek gidecek bir gıcık değil bu. Bir hedef isteyen bitip tükenmeyen amansız bir açlık daha çok. Ve malesef mutlu olmak Hayat dolu hissetmek  ancak bu gıcıktan kurtulursam yani bir hedefe bağlanırsam gerçek olacak. 


¿¿¿ Peki yaşanmaya değer hedef ne ???  ....Sansar kürkü yakalı bir Pâlto sanırım....  .............Eğer Gogol yanılmıyorsa..............



                                      

20 Şubat 2015 Cuma

IŞIK KOŞUCUSU-ш

Şansa inamayı her zaman güç buldum. Etrafıma baktığımda pek çok "şanssız" insan görüyorum. Hayatın farklı acımasızlıklarıyla karşılaşmış, Savaş'tan kaçmış, insanlar tarafından ezilmiş, yalnız kalmış, yok sayılmış sadece devlette birer sayıyla temsil edilip yitip gittiklerinde kütükten düşecek birer gösterge olan insanlar... Ne yazık ki pek çoğuna neden şansız oldukları sorulduğunda kontrol edemedikleri olayların onları bu hala getirdiğini anlatırlar. Bu olaylar öyle nüfuz etmiştir ki üzerlerine, silip atamadıkları için kontrolünü kaybeden bu insanlar zamanla daha çok şanssızlık yaşar,  çöker ve zamanla yıkılır silinir gider.  Sanırım işte şansa inanamama nedenim tam da burada ortaya çıkıyor. Bir insan şansız olduğu için mi bu kadar kötülük başına gelir yoksa şanssızlık olarak atfettiği şeyin üzerine yapışmasına izin verdiği için mi bir sonraki kötü olaydan kurtulamayacak kadar tükenmiştir ? Diğer açıdan şanslı insan iyi şeyleri üzerine çeken şans denilen bir tılsımla mı dolaşır yoksa kontrolünü kaybetmemiş insan mıdır ? Bu anlattığıma karşılık olarak, doğduğumuz koşullarda daha şans nedir bilmezken bazılarımız zengin ve nesilden gelen bir güçle doğaruyorken  bazılarımız farkirliğe doğmasını söyleyebilirsiniz... Haklı olarak. Ben  bunu  bir şans olayı olarak görmüyorum. Çünkü doğduğumuz ortam bizi belli bir kademeden başlatır, bazıları hayata önceden hazırlanmış başlar. Bazılarınınsa  hayatlarını küçük yaşlarda kendilerinin hazırlaması gerekir. Fakat şansı bilmediğimiz o küçük yaşlar geçtiğinde ve geçmişe dönüp kendimizi şanslı ya da şanssız nitelendirdiğimizde, o gün doğduğumuz koşullardan neler yaptığımıza bağlı olarak karar vereceğiz.  Bu da bize  eğer açlık savaş ve cehaletin içine doğmuşsak bile, o, bataklık ve kahpe kader olarak değerlendireceğimiz ortamın, bizi hayallerimize ve ötesini görecek noktaya ulaştırdığı için  kendimizi şanslı olarak nitelendirmemiz gerektiğini gösterir. Çünkü o bahtsız ortam bizi bu noktaya getirdi. Zaman çarklarında ilerledik, nehrin sonunda bizi buraya o bataklık getirdi. Yani orada doğduğumuz için ŞANSLIYDIK. 

Tüm bu pek çoğunuzun bildiği şeyleri tekrar yazmamın bireysel bir nedeni vardı. Etrafımı inceleyip hayal kurmanın en büyük eğlencem olduğu bu zamanlarda bir farkındalık yaşadım. Ben şansa inanan insanlara göre şanslı bir bireyim. Zorluğundan hayıflandığım stres kaynağı bir okulum var ki Türkiye'nin en iyi okullarından biri, gerek kaynakları bakımından gerekse akademik açıdan. Uzaklığından yakındığım lüks bir semtte, yapacak bir şeyin olmadığını düşünüp sıkıldığım yerde yaşıyorum. burada boks kursuna gidiyorum, Rusça öğreniyorum, gece geç saatlere  kadar kimse tarafından rahatsız edilmeden dışarıda dolaşabiliyorum. Pek çok insan insan için benim sahip olduğum bu şeyler hayal. İşte  sanırım şansla ilgili en büyük yanılgı bu... Olanaklarla dolu bir havuzda  olan bir adamla , elinde bir bardak dolusu olanağı  ile kurakta yaşayan bir adamı  etiketlerken yanlışa yöneliyor bu tılsım. Çünkü bir bardak olanağı  olan adam havuzu hayal edip hayallerinin ufkundaki şelaleyi görürken, havuzda boğulan için Bulanık bir su içinden seçemediği şelalesi ve okyanusu belli belirsizdir. Nereye yüzeceğini bilemez.  Burada şanslı kim ? Olanaklar havuzunda kendi karanlığında hayal ışığını kaybetmiş olan mı yoksa kapkara bataklıktan çırpınarak kendini çıkartmaya çalışan Işık Koşucusu  mu ?  


Bu Işık Koşucusu lafını  sevdim. Bir Işık Koşucusu olmak istiyorum sanırım...Artık bir Işık Koşucusu olarak yaşamaya çalışırken yaşadıklarımı yazacağım. Ya da sizler bu şaçmalık içinde boğulan "şansız" bir adamın son çırpınışlarına şahit olacaksınız. Neden bir koşucu olması gerektiğini düşünüyorum sorusu var zihnimde. Sanırım zaman dar ve yolda gülleri koklamak yerine hayal ufkunun ışıklı bahçelerinde bir an önce dinlenmek istiyorum.


DIPNOT=   Şavaş kelimesinin kendi benliği olduğuna inandığım için ona özel isim muamelesi yaptım.

11 Şubat 2015 Çarşamba

İçki mantığı -M

     Bilimsel olarak bizim serimizi hoş (sarhoş) eden durum, alkol moleküllerinin beyindeki nörotransmitterlerle yer değiştirip veri iletim hızını düşürmesidir. Bunun sonucunda dimağımız(beyin) daha yavaş çalışır.  Beyin öyle mükemmel bir makinedir ki bu defekti(bozukluk) gidermek için gerçekleştirdiği bilgi fonksiyonu işlemlerini azaltır. Böylece geneli net göremeyiz. Ancak bu sayede de odaklanılan unsuru daha net görebiliriz istersek. Şöyle açıklarsam daha net anlaşılabilir. Fizik dersinde öğrendiğimiz manyetik akı çizgilerini, beyin işlemleri olarak düşünün. Bunlar birinci şekilde gösterilmiştir. Normal kafayla daha çok unsuru düşünebiliriz ancak daha az unsuru kavrayabiliriz. Bilinçaltımızda işlenen çoğu bilginin farkında bile değiliz. Ancak ikinci şekilde görüldüğü gibi sarhoşken çizgiler daha az olur ancak daha küçük bir düşünme alanını kapsar ve daha az olan alana da oran olarak daha fazla çizgi düşer. Bu, bir şeye daha fazla odaklanıp onu daha fazla kavrama potansiyeli artışı demektir. Eğer sarhoşken beynimizi zorlayıp düşünürsek, düşünülen konu hakkında daha mantıklı, çeşitli ve fazla sonuç ortaya koyabiliriz. Ama dediğim gibi beynimizi zorlayıp yönlendirmemiz gerek. Çünkü bu sırada vücuttaki zehri atmak için çırpınıp duruyor olacak zavallım. Sonuç olarak bu yöntemle güzel şeyler yaratabiliriz. En azından kendimiz için… Sonuç aralığı sonsuzdur. Ortaya ne koymak istediğinize siz karar vereceksiniz. 
     Tabi alkolün bu etkisi yanında kaçınılmaz olan, gerçeğe yaklaştırma durumu da var. Azalan kapsam alanı için kesilen önemli bölgeler arasında maske takma bölgesi de vardır. Bu bölgede yaşamımızda genelde göstermediğimiz, hatta bilmediğimiz ancak derinlerimize işlemiş gerçek benliğimizin uyutulma işlemi gerçekleştirilmektedir. Uyutma işlemi çoğunlukla toplumun genel kuralları, işleyişi ve bireyin bulunduğu çevre faktörü ile bireyin beyninin iletişimi arasındaki bağ aracılığı ile yapılır. Bu uyutma bölgesinden kesitler alındıkça gerçek benliğimiz uyanmaya başlar. Atalarımızdan kalan saf avcı içgüdüsü uyuyorsa içimizde, uyandığında insanlara zarar verebiliriz. Bebekken duyduğumuz güzel bir müziğin kalbimize işlediği aşk uyandırılırsa, eşi benzeri görülmemiş bir beste çıkartabiliriz ortaya. Ya da sadece sevgiye ihtiyacımız varsa ve bu istek zorla huzursuz uykusunda tutuluyorsa, bu etki kalktığında kendi algımıza göre sevgi alışverişine girmeye çalışırız koşulsuzca.  Bu mantığı genele vurursak alkolün içimizdeki gerçek bizi açığa çıkardığını rahatça söyleyebilirim. İçtikçe daha fazla kendimize geliyoruz yani. Çok komik... Eğer birini tanımak istiyorsanız onun içkili halini gözleyin. Böylece onun bazı saklı gerçeklerini görürsünüz ve onu daha iyi tanırsınız. Bazı dedim çünkü bir insanı analiz etmek bu kadar kolay olmaz, hatta tam bir analiz imkansızdır.

     Bu konuyla ilgili birçok durum açıklaması yapılabilir. Ama hepsi bu iki paragraftaki verilerin sonuçları sanırım. Ben başka bulamadım. Son olarak İçki içilmeli midir?" sorusunun cevabını vereyim kendimce. Bir insanın, başka bir insanı ve kendisini incitmesine sebep olan içki, içilmemeli. Bir zarar bile içkinin kazandırdığı güzelliklerin hepsini ve daha fazlasını silmeye yeter. İçkinin etkilerini ayık kafaylayken daha uç bir şekilde yaşayabiliriz meditasyonla. Bu fazla zor ama çok iyi bir beyin kontrolü durumunda her manevi şeyi daha da anlamlı kılabiliriz ve her fiziksel eylemi daha başarılı yapabiliriz. Bunu yapabilmek için gerekli olanları yazacak kadar bilgili değilim. Ben bu duruma uzun süren müzik ve düşünme seansları yolu ile kafamdaki bazı filtreleri kaldırarak biraz yaklaştım. Daha çok başındayım işin bu bölüm size kalmış. Ama yapabileceğimizi biliyorum. O yola çıkmak için çalışmalıyız. Kaçtığımız yol çıkmaz yoldur. Zorlu yol doğru yöne gider bu durumda. Böyle bir sonuç sadece bu konuda değil daha nice konularda da etkili olacaktır. Bu sonuç için çalışmaya değer, değil mi?

Dipnot: Yine çok teferruat var. Ama böyle hoşuma gitti.



15 Ocak 2015 Perşembe

Seven bebek ve sarhoş ayısı -M

     Dostum beni her sene kaldığı tatil köyüne davet etmişti. Bilmiyordum bu tatilin beni her yönden nasıl değiştireceğini. Hüzün ve umutsuzluğumun dibini göreceğimi bilmiyordum. Tabi bunun yanı sıra saf güzelliğin dibini göreceğimi de bilmiyordum. Bildiğim tek şey çok eğlenip içki şişelerimin dibini göreceğimdi. Bu tatilde beni öldüren durumu bir yazımda açıklamıştım. Bunda ise sadece dostuma bahsettiğim güzel bir konu üzerinden gideceğim.
     Her gün ve neredeyse her vakit içkiliydim. Kimseye bir zararım olmadı. Zaten içkiliyken zararlı biri değilimdir. Sadece daha düşünsel ve duygusal olurum. Tabi beni dışarıdan görenler böyle düşünemezdi. Çünkü içki kötü bir şey ve sarhoş olan tehlikelidir ve sakınılmalıdır ayık olanlar tarafından. Genel bakış bu, istisnalar olsa da.
     Bu tatil köyünde her gün biri maskot olarak ayı kostümünü giyiyor ve herkesle eğlenip oyunlar oynuyor. Son olarak animasyon yapılan sahnede küçük çocuklarla dans ediyor. Kostümün bir köpek olma ihtimali de var. Tam hatırlamıyorum. Neyse… Bu kıyafeti bir gün ben giydim ve rutine uyarak tüm otelde, insanlarla eğlendim. Son olarak animasyon zamanında çocuklarla dans ettim. Hepsi bana o kadar istekli ve içten şekilde sarılıyorlardı ki… Ben hayatımda bu kadar fazla insandan bu denli sevgi görmedim. Çünkü çok kişilerdi ve ben paradigması kurulmamış bir yaratıktım onlar için. Hiçbir aile çocuklarını dans eden ayılara karşı uyarmamıştır. Bu yüzden kalplerini rahatlıkla, ailelerinin ve kendilerinin güvendiği tatlı bir ayıya açmışlardı.
     Elimi ısrarla bırakmayan en küçük çocuklardan birine bakmak istedim. Kostümün nefes alınan boşluğundan çocuğa bakmaya çalışırken, onun zaten benim gerçek gözlerimi bulduğunu fark ettim. O kadar güzel bir çocuktu ki…  Ancak ben saçı başı dağılmış, içkili ve yorgun bir yüzdüm o sırada ona görünen. Hatta normalde sokakta görse benden korkup, ağlayarak annesine koşabilirdi belki de. Ancak o hala sevgi ile elimi sıkıp bana sarılmak istiyordu. O anlamıştı aslında ayı olmadığımı, küçük yaşına rağmen. Belki de benden daha iyi anlamıştı bu durumu. Bu durumu gerçekleştiren şey sadece hayatın gerçeklerinin, onun saflığının ışığını söndürmemiş olması ve bundan dolayı da ayı aracılığı ile benim sevgimi görmüş olmasıydı. Gerçek yüzüm o an gördüğü fiziksel unsurlar falan değildi. Gerçek yüzüm o anda bir tür sevgi formuydu.
     Animasyon bitti, arkadaşlarımdan ayrıldım ve kostümümü çıkardım. Soyunma odasına bıraktığım pantolonum ve gömleğimden sadece pantolonumu giyindim çünkü çok terlemiştim ve hava sıcaktı. Bu sırada viskimi geri almayı da unutmadım tabi. Alkol ve sevgi sarhoşu halde odaya yarı çıplak bir şekilde yıkanmaya giderken beni, eğlendirdiğim ve sevgi paylaşımı yaptığım çocukların daha demin beni ne iyi insan diye öven aileleri görselerdi büyük ihtimalle ayıplarlardı ve çocuklardan sakınılırlardı. Suçlayamam onları, haklılar. Ama keşke hep ayı kostümü giyinmeye ihtiyacımız olmasa…
     Bir insanı sevmek için onun içini görmeliyiz. Ne kadar iyi fiziği olursa olsun, ne kadar alımlı yüzü olursa olsun dış görünüş fazla aldatıcı. Bunun için zaman ve emek gerek. Cahilliğimiz bunu zaman kaybı olarak görüyor. Ama emin olun feda edilen ne olursa olsun bir insanın içindeki parıltıyı görmek ve bunu paylaşarak birlikte daha da parlak kılmayı başarmak her şeye değer. Hadi beraber daha parlak olalım! Ya ayı kostümlerimizi giyip birbirimize sarılalım ya da et ve kemikten oluşan pis kıyafetlerimizi çıkartıp saf parlaklığımızla birlikte, daha fazlasına ışıldayalım!

Dipnot: Sarhoşum. Gece dört. 16.01.2015

Radiohead-All i need

15 Aralık 2014 Pazartesi

Altın kapı ve elmas anahtar. -M

     Mükemmel evinizi hayal edin. Mesela evin temellerinden şelaleler aksın… Şelaleden akan su, rengârenk çiçeklerle boyanmış mis kokulu hayat kaynağınız olsun. Manzarası ise İstanbul boğazından galaksimizin en uç köşesine kadar her şeyi görsün. En değerli materyaller bu evin her yerini süslesin. İçinde sanat ve bilime dair yapılmış her şey olsun. Bu ev, tüm anlamın ve sezginin dans ettiği kutsal bir yer olsun…
     Artık eve girme zamanı gelmedi mi? Tam kapının önündesiniz ve ceplerinizi kontrol ediyorsunuz. Ama görün ki anahtarınızı kaybetmişsiniz. İçindekiler yaşama amacınız ve çok yakınınızda olmasına rağmen ulaşamıyorsunuz. İşte bu aralar böyle bir durumda gibi hissediyorum.
     O kadar potansiyel var ki kullanmadığımız. Anahtar kilit bütünlüğünü yakalayıp bu kapıyı aralamak çok kolaydır aslında. Bu anahtar kilit ilişkisi kadın ve erkek arasındadır. Eğer bir çift olarak uygun düşünce yapısını oturtursanız mükemmelliğe biletiniz ikinizsinizdir. (Tabi başka çeşit ilişkiler de olabilir. Onlara girmeyelim şimdi.)
Böyle sadece bir ilişki yaşadım, yalanlardan oluşmayan. Ancak o zamanlar durumun bu kadar farkında değildim, sadece evin kapısını açtığımızda bildiğim tüm dünyevi iletişimim kesildiğini hissettiğimi biliyordum. Hissettiklerimi anlatacak, yerinde sembol ve jest yoktu. Bu güne kadar bu yazıyı yazmamamın sebebi budur. Ama şu an sadece öyle bir şeyin varlığından bahsetmek beni çok mutlu ediyor ve buna ihtiyacım var, bu yüzden yazıyorum. İkimizin pek ortak yanı yoktu. Beraberken ne hissettiklerimi ona anlatamadım sadece biraz sezdirebildim. Bundan dolayı yalan dünya bizi daha çok kontrol edebiliyordu. Çünkü ne zaman evimizin dışında olsak o, sinsice zehirli yalan tohumlarını kalplerimize ekmek için pusudaydı. Ne kadar dışarda kalırsak o kadar zayıflaşıyorduk. Ancak evimizdeyken kimse bize dokunamazdı. Yalan dünyanın bize özümsettiği her özellik, ki bu bizi biz yapan unsur diye geçer, burada yoktu. Ne ben kendim gibi davranıyordum ne de o kendisi gibi davranıyordu yalan dünyaya göre. Ancak hakikatte biz buyduk. Asıl gerçek evimizin içindeydi. Çünkü gerçek dünya dediğimiz yanlış bir yanılsama ve bu yanılsamalar bizi ayırdı.  Yalan dünyanın oyunları evimizin dümdüz yollarını dağlara çevirdiğinde, biz ayrıldık. Dört sene boyunca karşı koyduk bu dünyaya bilmeden, ancak yenildik. Dört sene boyunca mükemmelliği yaşamak yetmedi yirmi yaşında olmama rağmen. On dört yaşında farkındalık yolunda ilerlemeye başladım desem, hayatımın yarısını bu insanla geçirmiş oluyorum. Vay be! Hayatımın yarısını geçirdiğim ev bir harabe artık. Olsun, evimizde bir gün bile buradaki sonsuz zamana eşit… Her şey için teşekkürler.
    Bu yalan dünya konusunu biraz aydınlatmak lazım. Beşeriyetin koyduğu lüzumsuz kurallar, kabul edilmiş beyaz yalanlar, yanlış iletişim şekilleri…
Bunun gibi faktörler hayatımızı yalana çevirir. Bir kalp, sadece bir kalptir. Ona biz isim ve anlam veririz. Yaratılışta böyle bir şey yok. Olmayan bir şeye göre yaşamak mantıksız değil mi sizce? İşte bu mantığı yalana inanarak kapatıyoruz. Bu sadece kötüdür demiyorum. Böyle olmasa mutlu olamazdık. Bu durum tespiti, sadece ayrımı anlamak içindir.
     Olay şu ki biz bu dünyada neyin nasıl yalan olduğu ayrımını yapıp bu duvarları kırarsak o kadar mutlu oluruz. Sabah sabah makarna mı yenir? O kotun altına pembe çorap giyilir mi? Sevgiline bu kadar seni seviyorum denir mi? Bunun gibi saçma paradigmalar, dogmalar, varsayımlar ve acınası düşünüş biçimleri bizi mutluluktan uzaklaştırır. Hakikat ve yalan farkını bil ve bunu birlikteliğinizin en etkin silahı olarak kullan. Budur!
    

Dipnot: Edebi yönüm düşünselliğimden daha zayıf. Güzel ifade edemediysem kusuruma bakmayın lütfen. Bi’ de yeterli örnek ve anlatım yok çünkü cidden yazılması gerek şey kitap!
Dipnot: Cidden böyle hayali bir evimiz vardı. Bir gün ona hayalimde gittiğimiz evi anlatmıştım. O günden sonra hayallerimizde ve rüyalarımızda orada buluşurduk. Bu ev dağlar ile medeniyetten izole edilmiş küçük bir krater içindeydi. Küçük bir şelalenin(şelalelere bayılırım) beslediği bir gölün yanı başında küçük tahtadan bir evdi bizimki. Evin etrafında sayısız renkte sayısız tavşanlarımız vardı. Onlar da bizim gibi yeşillikten hoşlanırdı. Tavandaki kocaman deliğin hizasında bir yatağımız vardı. Bu yataktayken gündüz her biçimden olan bulutları ve mavinin bütün tonlarını içeren gökyüzünü, gece ise yıldızların kompozisyonunu ve gök taşlarının yazılarına anlam verirdik. Biz işte hep bu yatakta yan yana yatıp dünyamızı paylaşırdık hayallerimizde. Mükemmellik...


Her renkten tavşanlar uçar. Polenler ciğer açar. Panda fillere bakar. İnsan burada yaşar. 

12 Aralık 2014 Cuma

Eski güzel şarkılardan ne kaldı geriye...Sadece gölgeleri ve tınlamaları... Her tını  biraz aratıyor.... özlüyorsun....Keşke burada olsalar... W

16 Kasım 2014 Pazar

Makine felsefesi -M

   
     Teknik olarak enerjinin yönünü, konumunu ve birimini değiştirerek eylem oluşturan düzene, makine denir. Canlı da olsa cansız da olsa tüm akış bu mantıkla sağlandığı için her şey makine özlüdür. Bundan dolayı tüm eylemler ve eyleyenler bir yerinde, kesinlikle makine parmak izi barındırır. Ancak makine etki-tepki ve eylemsizlik gibi evrensel fizik yasalarına göre çalışsa da, en gizemli ve sıra dışı özelliği fizik dışına çıkma amacı ile kullanılabilmesidir.
     En büyük makineden en küçüğüne sıralarken arada insan gelir. İnsan makinesi, (ki makinenin bu gizemli ve sıra dışı özelliğini en iyi kullanandır) uzay ve zamanı fiziksellik değişkenine bağlı olarak kendi fonksiyonundan geçirir  ve sonuç olarak fizik ötesine geçer. Aslında insan, bir projeksiyon makinesi. Beyin merkezli proses sonucu ruhani kuramlara ulaşmaya yarıyoruz. İşte burada insan metafiziğe giriyor.
     Somut olarak yaşadığımız bu hayatın arkasında soyut tema olması enteresan. Sembol olan yazı bile soyuttur aslında. Doğada yazı diye bir şey yoktu. Biz içimizden çıkartıyoruz bu çeşit unsurları ki bunlar doğal olarak projeksiyonun vidaları... Bu vidalar çok türlüdür: Mimikler, jestler, sesler... Bunlar temelimizde olan, ancak bizim yorumlarımızla değişip var olan kavramlardır. Tabi ki hiç bir makine teknik olarak aynı olamaz.
      Bu özelliklerimiz somut ve soyut tanım aralığında çalışmamızı sağlarlar. Ancak limit sonsuza giderken soyutun sonucunu açıklayamıyoruz, sadece sezebiliyoruz. Bunun anlamının olduğuna dair açıklamalar olabilir. Burada tözün değişmeden devam etme özelliği gelmeli akıllara. Yani başka taraflardan bakılıp farklı şeyler görünse de o mutlak kalacak... Her insan öznel bir makine olduğu için salt töze kendine göre anlam katacaktır. Ama bu hiçbir zaman açıklanamayacak olan soyutun kendisini değiştirmez. İşte insan makinesinin geldiği son nokta tam soyutu yaşamaktır.
     Bu işin basit fizik kısmına gelirsek bozuk makine olan bizlerin sevgi mantığından bahsedeceğim. Kesinlikle yüzeysel olacak. Sevgi 2-3 paragraflık bir olay değil. Aforizması olabilir, ancak açıklaması sayısız kitapla olabilir.
     Bizler seven yok, sevgiyi arıyorum diye dolaşıyoruz. Hepimiz farklı cinslerden ''Aynı.'' ve ''Boş''... Bu insanın yapı taşlarından (mil) biri olan bencillikten dolayıdır. Herkesin galaksisi kendi etrafında döner, ki bu bencilliğin yarattığı merkezlilikten dolayı sevgiyi kazanırsan geri itersin ve sevgiyi kaybedersen geri istersin. Bu bizim oyunumuz. Galaksilerin eliptik dönme ve döndürme olayı bundandır. Onlar da ben merkezli olduklarından dolayı büyük elips küçük elips, fark etmeden döner giderler. Bu sevgi falan değildir. Sadece düşük bir oyun! Sevgi kavramı asıl olarak antagonistik çalışmaz.
     Sevgi, dans ile ilgili yazımda anlattığım gibi teklik işidir. Bencilliğe yer yoktur. Tek dert, birlikte çizdiğiniz resmin güzel olmasıdır. Bencillik milimizi çıkartalım. Tam çalışmaz dersiniz ama biz zaten bozuk makineyiz. Bu yüzden sorun yok. Bencillik gittikten sonra bu antagonizm küçülür ve sadece doğal titreşim hareketinin kazandırdığı her yönlü git gel hareketi kadar birbirimize olan sevgimiz azalır veya artar. Bu küçük farkı ihmal ederiz ve mükemmel yolumuzu çizeriz. Tabi ki hep yukarı gitmez bu grafik çizgisinin güzergahı. Ancak, gittiği sürece mükemmeldir her an.
     Bu tür örnekleri çoğaltabilirim. Ama amacımızdan çok sapmadan sonuca gelelim. Anladığımız gibi öz olarak, makineyi anlamak insanın temelini ve ötesini anlamak ve buna göre eylemek yolundaki, direk yoldur! Bu yüzden makine mühendisliği okuyorum.

Pink Floyd - Welcome to the Machine


 M

11 Kasım 2014 Salı

Pesimist manifestosu -Wolf

Ham maddesi et mayası ezilmiş ruhlar olan devasa bir hamur kabı burası ve tanrı sanki doğru kıvam için surmadan su ekliyor üzerimize ve ağır acı ve istırap tokmağıyla eziyor bizi kıvama geliyoruz ezik bir bütün oluyoruz. Belki işi bittiğinde lezzetli olacağı ama geriye benden ve benliğimden hiçbir şey kalmayacak bu kapta. Direnmeli mi o zalim tokmağa yoksa tüm kaslarını  gevşetip sadece beklemeli mi seni yavaşça ezip yok edinceye kadar o tokmak ? Cevap belirsiz, direnmek acıtıyor.